• Murat Hüseyin inceoglu

Toscana Kırsalı: Vinci & Monteriggioni & Siena & San Gimignano

Ünlü Toscana bölgesinde kırsallarda bir geziye çıkmaya davetlisiniz. Güzel köyler, minik kentler, kaleler, kuleler ve manzaralar eşlik edecek yolculuğumuza.



Bölgenin başkenti Floransa'yı ayrı bir yazıda anlatacağım. Bölgenin diğer meşhurları Pisa ve Lucca'yı daha önce anlatmıştım. Sıra Toscana'nın kırsalına geldi. İki kez iki değişik mevsimde yaptığımız gezilerden çıkardıklarımı özetlemeye çalışacağım.



Toscana; ülkenin orta batısında pek az düzlük bulunan minik tepeler ve sürekli iniş çıkışlar bulunduran bir bölge. Medici ailesinin müthiş katkısı ile bölge, sadece İtalya değil, dünyayı etkileyen bir üne kavuşmuş. Tepelerin üzerinde minik şatomsu evler, rüzgarı kesmesi için dikilmiş bulunan selvi ağaçları ve tepeler boyunca dizilmiş üzüm bağları tipik görünümünü şekillendirmiş.

Çağlar boyunca bölgede bir birlik hakim olmamış. Her kent kendi şehir devletini kurmuş. Surlar içerisinde olmayan kasaba veya köy bile yokmuş. Bu her kentin bağımsız şekillenmesi bölgeye birbirinden farklı görünümler ve kültürler taşıyan kentler kazandırmış. Şimdi sizinle birlikte bu meşhur bölgenin benzersiz mikro iklimini ve ünlü kentlerini harmanlayan kültür yoğunluklu bir gezi yapacağız.



ViNCi

Dikkatli olanlarınız hemen fark edecektir ki burası ünlü ressam, şair ve bilim adamı Leonardo Da Vinci'nin köyü. Zaten adının anlamı da Vinci'li Leonardo demekmiş.



Bu yazı içerisinde size bu ünlü kişilikten uzun uzun söz etmeyeceğim. Bu dahi bilim adamı Toscana'nın ünlü ailesi olan Medicilerin himayesine girdikten sonra pek çok çalışmaları olmuş.



Herkesin malumu olan Mona Lisa'dan başlayarak yüzlerce eser bırakmış arkasında. Kendisinin resim dışında bilim adına yaptığı, tasarladığı, hayata geçirdiği veya gerçekleştiremediği pek çok eseri yeniden canlandırılmış doğduğu köyde. Ben bu müzeye bayıldım doğrusu, eğer buraya vakit ayırırsanız sizinde ilgiyle dolaşacağını umuyorum. Burada Leonardo'nun bazı çağı aşan fikirlere tanıklık etmek ilginç olacak.



Bu kişinin otoportresi, bazı resimleri ve pek meşhur olmuş resmi Mona Lisa sergilenenler arasında. Yine sanatçının bazı kafasının içinde canlandırıp çizimlerine yansıttığı fakat gerçeğe dönüştürmediği deniz altı, tank, uçmak için kanatlar da çizimlerinden yararlanılarak canlandırılmış.



Bazı kullanıma girmiş olan vinç benzeri buluşları da denemenize imkan tanıyacak biçimde sergileniyor. Ama beni en çok etkileyenlerden birisi dalgıç kıyafetleri oldu doğrusu.



Çağının önce çıkan ve çok zeki bilim adamını taktir etmediğinizi düşünmenizi istemem. Ancak çok araştırmaya önem veren bir gezgin olarak okuduğum bazı noktaları da burada belirtmem gerekir. Kendisine atfedilen bazı buluş ve fikirlerin tamamen kendi fikri olmayabileceği. Sienalı Francesko ve Floransalı Taccola adlı iki kişinin çok detaylı çalışmalarının kütüphanesinde bulunması nedeniyle bazı fikirlerinin alıntı olduğu düşünen pek çok araştırma mevcut. Bir araştırmacı "Leonardo'nun Taccola'nın çalışmalarına ulaştığını farzetmemiz için yeterli bir kanıt. Sienalı mühendis Francesko, Tacoola'nın tüm el yazmalarını miras aldı ve Leonardo Francesko'nun el yazmalarından bazılarına sahip. Yani Taccola'dan Francesko'ya ve Francesko'dan da Leonardo'ya bir bilgi aktarımı söz konusu." diye belirtmiş.



Kişisel fikrim şu ki sanatçıların veya bilim adamlarından biri birinden etkilenmesi her çağda mümkün. Bu Leonardo'yu değersizleştirmez. Çok üretken ve geniş fikirli bir kişi olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekir. Ancak bilimsel ve sanatsal kahramanlardan çok hoşlanan insanların Leonordo'ya biraz fazla itibar yüklediği hissi de bende uyandı doğrusu.



Müzeyi gezmek yanında minik, şirin bizim Ege köyleri gibi güzel bir köyü gezmekte ilave bir hediye olarak size kalacak. Yeşillikler içerisinde kimisi avlulu küçük şirin bir köy burası.



Büyük ustanın doğduğu ev, 2 km ileride zeytin bahçelerinin içerisinde sade bir taş ev. İçerisinde bir eşya yok, gidebilirsiniz ancak görecekleriniz aşağıdaki resimde göreceklerinizden pekte farklı olmayacak.



Bu bölümü Leonardo da Vinci'nin Sultan 2. Bayezit'e yazdığı bir mektuptan alıntı ile bitirmek istiyorum. "Duydum ki sen kafir kul Haliç'in üzerine bir köprü yaptırmak istiyormuşsun. Ben kafir kul olarak o köprüyü yapmaya talibim."



MONTERiGGiONi


Siena şehir devletini Floransa şehir devletinden korumak için yapılmış bir garnizon köy. Yukarıda çekilen resimde de göreceğiniz gibi bütünüyle korunmuş minik bir kale köy.



Orta çağ yaşam tarzını görmek için benzersiz bir fırsat. İnsanların sürekli surların içerisinde yaşamak zorunda oldukları zamanlarda yaşamak nasıl olurdu diye düşünüyor insan.



Bu ilginç köyde yapacağınız kısa bir ziyarette içerisinde satış yapan bir kaç yerel üreticiye göz atmanızı da öneririm. Siena ve Floransa'nın çok turistik dokusundan daha ucuz alışveriş imkanınız olabilir.



Surların üzerine çıkarsanız klasik Toscana bir manzarası sizleri bekliyor olacak. Bölge hakikaten çok karekteristik manzaralar içeriyor.



SiENA

Toscana'nın olmazsa olmazlarından görülesi bir ortaçağ kenti. Günümüzde Siena 55.000 nüfusu sahip, turizm merkezi konumunda küçük bir İtalyan kentidir. Bu bölge tümüyle küçük tepelerden ve yamaçlardan oluşan yapısı gereği bir bölge ve yerleşimler hep tepelere yapılmış. Ortaçağda güneyden Roma'ya giden yolun üzerinde olması ve çevresinin bereketli topraklarla çevrili olması bir tepe üzerine kurulmuş şehre bir zenginlik vermiş. İki değişik mevsimde ziyaret ettiğim bu kenti kısaca tanıtmaya çalışayım.



Kentin bu zenginlik ve gösterişi Floransalılar ve başlarındaki Cosimo Medici şehri kuşatıp ele geçirene dek devam etmiş. Orta çağ boyunca her iki kent sürekli rekabet içerisinde olmuşlar.



Sienalılar da Toscana'nın klasik hava atma huyuna sonuna dek sahip bir şehirmiş. Bir ara ülkedeki en büyük Duomoyu yapmanın derdine düşmüşler. Bitirebilseler gerçektende rekoru kıracaklarmış ama önce veba sonrasında da Floransalılar Sienalıları kırmış.



Şehir tepede. Dolayısıyla savunması nispeten daha rahat. Ama İtalyan şehir devletlerinin genelde ordularının paralı askerlerden oluşması ve kuşatılan şehirlerde yiyecek ve içecek kadar ödemelerinde kısıtlı bir hale gelmesi, savaşma isteklerini asgari hale indirmiş. Ticaret zengini Mediciler zaman içerisinde daha üstün hale gelmiş. Kenti ele geçirdikten sonra da kendilerine rakip olan bu kenti kaderine terk etmişler. Bu ani terk ediliş o zaman için büyük bir sorun olsa da tarihi dokusu olduğu gibi korunmuş bir kent miras bırakmış günümüze.



Birazda Siena'ya göz atalım. Siena günümüzde Palio denilen yarışları ile anılmakta. Palio yılda iki kez yapılan bir at yarışı. Atlar yarışa belli bir süre kala çöp çekimi usulü ile belirleniyor. Şehri oluşturan on yedi mahalleden on tanesinin yarışçıları Campo del Palio denilen merkezdeki meydanda üç tur turluyorlar. Sienalılar yarışları Siena ile yaşıt tutmakta. Yarışın tek kuralı kuralının olmaması dense de kurallar elbette var.



Mesela yarış öncesi rakip takımın atı ya da jokeyini kaçırabiliyorsunuz, zehirleyebiliyorsunuz, atınıza doping yapabiliyorsunuz ama yarış esnasında rakip takımın atının gemini tutmanız yasak. Ayrıca yarışı kazanmanız için finiş sırasında atınızın üstünde olmanız ya da en azından gemini tutuyor olmanız gerekmekte. Ayrıca prova koşularına katılan atın sakatlanması ya da ölmesi halinde Palio için değişiklik yapamıyorsunuz.



Rekabetin yüksek olduğu geçmiş dönemlerde silah kullanımı ve ölümler de yaşanmış. Günümüzde şehrin oldukça fazla turist toplayan eski bir geleneği olarak görülebilir. Ödülü çok büyük. Kazanan mahallenin bayrağı bir sonraki yarış dönemine dek Palazzo Publico'nun kulesinde asılı durabilme hakkı kazanıyor. (Aman ne büyük bir başarı!)



Ayrıca Sienalıların geleneklerinde de önemli kurallar oluşturmuş. Örneğin iki farklı mahalleden oluşan evlilikte kadın palio döneminde annesinin evine giderse kocası onu oradan alma imkanından yoksun olabiliyor. Günümüzde daha çok turistik amaçlarda sürdürüldüğü söylenmiş hep.



Yarışa katılan on yedi mahallenin isimlerini sizler için araştırdım. Kartal, tırtıl, salyangoz, yılan, baykuş, ejderha, zürafa, kirpi, unikorn, kurt, deniz kabuğu, kaz, dalga, panter, orman, kaplumbağa, kule ve koç olarak belirlenmiş. Mahalle sembolünü salyangoz, tırtıl, kirpi, deniz kabuğu, kaplumbağa ve kaz olarak belirleyen mahalle sakinlerinin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını tasavvur edemesem de rakipleri için caydırıcı sembol seçemediklerini bir kalemde belirtebilirim.



Ötede ise küçük bir meydanda Romalıların efsanevi annesi dişi kurt heykelinin yer aldığı bir sütun var. Siena içinde epeyce efsane türetilmiş. Kimine göre Siena, Romus ve Romulus kardeşlerin kız kardeşinin ismi ve kurduğu kentte burası. Kimine göre ise ikizlerden biri kaçıp bu şehri kurmuş. Hatta ikizleri emziren kurdun adı Sienaymış. Ya da kurt Siena'nın olduğu yerden Roma'ya gelip ikizleri emzirmiş. Birde Romus un iki oğlu tarafından kurulduğu rivayeti var. Merak ederseniz bu konudaki efsane ve rivayet sayısı daha da uzayıp gidiyor.



Şehrin yani Siena Duomosu'nun olduğu meydan şehirdeki en önemli ikinci yer. Siyah beyaz renklerin hakim olduğu duomonun 1313'te eklenen çan kulesine kilisenin içerisinden çıkılabiliyor ve buradan tüm kent görülebiliyormuş. Bunun nedeni Siena'nın yüzölçümünün epeyce küçük olmasında yatıyor.



Burada da girişte üç kapı var ve ortadaki kapının üzerindeki işlemeler müthiş. Kapıların ana hatları ile tamamlanması yaklaşık 15 yıl kadar sürmüş. Sadece kapılar değil, kapıların kenarındaki iç içe geçmiş sütunlar da gerçekten Pisa'daki ve Floransa'daki benzerlerinden daha asimetrik ve göze hoş görünüyor.



Ön yüze epeyce emek harcandığı görülüyor. Kilisenin yapımına 1136'da başlanmış. İtalyanların inanılmaz hızlı çalışmaları ile 1348'e dek inşaat devam etmiş! Bu tarihteki veba salgını şehir nüfusunu yukarıda da değindiğim gibi kırıp yarıya indirince iş gücü kaybı nedeniyle inşaat duraksamış ve çok daha küçük bir bina ile işi bitirmişler. Mermer yer döşemesi nedense sadece Eylül ayında insanlara gösterilmekteymiş. Bizimde gezimizin Eylül ayına denk gelmesi bu anlamda şans oldu. Vaktiniz olursa ve görme imkanınız varsa görmenizi öneririm.Bitseymiş dünyanın en büyük kiliselerinden birisi olacakmış. İnsanoğlunun şuursuz gösteriş merakının bir ispati gibi olsa da dikkate değer bir yapı.



Kentte hakkında bir kaç cümle edilmesi gereken iki kilise daha var. İlki Aziz Catherine Kilisesi. Bu kiliseye ismini veren Aziz Catherine, 1347-1380 yılları arasında yaşamış bir kişidir. Aziz Catherine`nin o dönemler yaygın olan veba hastalığına çare bulduğu ve insanları iyileştirdiği söyleniyor.



Kilisenin kapısında Aziz Catherine`nin parmağıyla insanları iyileştirdiğine dair bir hikaye de resmedilmiş. Sürekli olarak vebali kişilerle münasebette olduğu için Aziz Catherine da veba hastalığına yakalanıyor ve o dönemki şahitlere göre St. Catherine`nin parmağı düşüyor. Ve yine söylenene göre parmağı düşen St. Catherine hiçbir acı hissetmemiş. Sonrasında ise 33 yaşında vebadan dolayı hayatini yitirmiş. (Demek ki dağıtmaktan şifası bitmiş.)



Havası alınmış kaplar içerisinde Aziz Catherine`nin düşen parmağı ve kafatası hala bu kilisede saklanmakta. Bundan dolayı kilise içinde foto çekmek yasak. Ancak bu tip efsaneler hoşunuza giderse bu şifalı parmak ve mumyalı kafa için bu mekana uğrayabilirsiniz.



Ayrıca şehrin dışında Palitanum Turcarum ya da Palazzio del Turchi denilen tek kuleli bir yapı kalıntısı mevcut. İsminin nedeni bilinmediği gibi Şeytanın Sarayı adıyla anılmakta. Rivayetler birilerinin burada karanlık ayinler yaptığı ya da ise Sienalılar ile Floransalıların savaşında mucizevi bir sonucun ancak şeytani bir destekle mümkün olacağına bağlanmış olmasıyla ilgili. Ortaçağın tüm kötülükleri gibi bunlarda bizle ucundan ilişkilendirilmiş.



Campo del Palio büyük bir meydan ve Siena'nın çekim merkezi. Yarım çember daha doğrusu istiridye kabuğu şeklinde. Eski Roma forumunun olduğu bu yer önceleri Pazar olarak kullanılmış.



Sonrasında ise şehri yöneten dokuzlar meclisi tarafından büyük bir şehir merkezi oluşturulmak istendiğinde günümüzdeki halini almış.İnşaat 1327'de başlamış ve 22 sene sonra kırmızı tuğladan oluşan kaldırımların döşenmesi tamamlanmış. Meydan dokuz kısımdan oluşmakta. Bu kenti idare eden dokuzlar meclisinin otoritesini simgelemekteymiş. Ama bir rivayet bu şeklin Meryem ananın eteğinin kıvrımlarından esin alınarak oluşturulduğunu iddia etmekte.



Meydanın kenar kısmında Torre del Mangia denilen bir kule ve Palazzo Publico denilen belediye sarayı yer almakta. Palazzo pubblico yapıldığı 1342 yılından günümüze belediye binası olarak kullanılmakta. Giriş kısmı ise sanat galerisi gibi bir işleve sahip. İçeride ise Museo Civico denilen kısım var ve burada çeşitli dönemlere ait resim ve freskler sergilenmekte. Gerçekten gösterişli bir yer ancak içini gezer misiniz orası size kalmış.


Kuleye bir ücret karşılığında çıkılabilmekte. Kule İtalyan standartlarına göre ışık hızına yakın bir hızda inşa edilmiş. 1338- 1348 arasında sadece on yılda 102 metrelik kule tamamlanmış. Kuleye tembelliği ile anılan çanı çalan kişinin lakabı takılmış. Mangiaguadagni yani kazandığını yiyen lakabı zamanla sadece mangia'ya dönüşmüş. Kulenin 80. metresinde bulunan gözlem platformu için 400 basamak çıkmak gerekiyormuş. Gitmeden çok hevesli olsamda gidince vaz geçtim. Çünkü meydan eğimli bir yapıda, bir yanından zaten kuleyle eş yüksekliğe ulaşmak mümkün oluyor.



Tekrar meydana dönelim. Meydanın ortasında güzel bir çeşme var. Çeşmenin adı Fotana Gaia. Önüne demirden parmaklık yapılmış. Palioda yarışan atlar su içerken ayaklarıyla çeşmeye zarar verdiğinden bu şekilde bir önlem alınmış. Çeşme öyle böyle değil mükemmel bir mekan. Çeşmenin her iki başında da iki kurt başından sular fışkırmakta. Çeşmenin suyu da şehrin dışından beş yüz senelik su kemerlerinden gelmekte imiş.



Meydanın etrafı da görülmeye değer. Güzel kafeteryalar, dükkanlar türlü görsel güzelliğin saçıldığı bir yer. Aslında ilk planım günü Siena ile bitirmekti. Ancak bundan sonraki durağımızın gündüzleri çok aşırı kalabalık olduğu yazıldığından orayı kalabalıklar çekildikten sonra gezme fikri daha cazip geldi. O yüzden haydi bir durak daha ilerleyelim.


SAN GiMMiGNANO

Bu küçük Toscana köyünü daha önce duydunuz mu bilmiyorum? Ancak dünyanın en otantik ve orijinal köyleri listesinde ilk on içerisinde bulunuyor. Aşırı miyop olsanız bile özellikle San Gimignano’yu fark etmeden yakınından geçmek mümkün olmasa gerek. Elsa Vadisi’nde, 334m yüksekliğindeki tepe üzerine kurulmuş San Gimignano, sıra sıra dizili gökdelen görünümündeki kuleleri ile masal aleminden çıkmışçasına hemen dikkatinizi çekiyor.



Aslında "orta çağın Manhatton'ı" lakaplı bu yer Etrüsk geçmişine sahip. Ancak MÖ 9.yy sonlarında önem kazanmaya başlamış. Ancak şehrin bugünkü gelişimi, Kuzey Avrupa'dan Roma'ya uzanan hac yolu üzerinde olmasından kaynaklanmış.



Gelelim San Gimignano’nun kulelerine. Şehir yönetiminin koyduğu sıkı kurallar gereği mimari yapıların 17 metre genişliki ve 25 metre derinliğini geçmemesi gerekiyormuş. Bu durumda da şehir sakinleri, kendi evlerini komşularınınkinden farklı kılabilmek için farklı mimari yöntemlerle evlerini inşa ettirmeye başlamışlar. Sonuç olarak ev mimarileri Siena tarzi Gotik stilindeki, zarif taş işlemeler ve pencereler ile daha sert kıvrımlara sahip. Evlerin mimari güzellikleri, kulelerin hırslı yükselişlerinin ıstırabını kapatmak için uğraşıyor sanki.


Evler genelde iki yada üç kattan oluşuyor. Bazı evlerin kulelerinin boyu 50 metreye varıyor. İnşa kuralları bu kulelerin yapımına da yansıyor tabi. Yüksekliği 52 metre olan La Rognosa’dan daha yüksek kule inşasına izin verilmiyor.





Kuleleri ancak parası yetenler yaptırabiliyor ve zenginliklerinin simgesi de kulenin yüksekliği ile doğru orantılı oluyor. İzin verilenden daha yüksek kule yaptıramayacağını anlayan bazı zenginler bir yerine ikiz kule yapma fikrini kavrıyorlar kısa sürede. Bunu takiben, geri kalmamak için, şehrin zenginleri arasında kendilerine ait ikiz kule yaptırma yarışı başlıyor.



Sonuç olarak 1298 yılına yaklaşıldığında kulelerin sayısı 72 adete ulaşıyor. Düşüne biliyor musunuz? 1300 yılındasınız ve görkem ve gösterişten başka hiç bir işe yaramayacak kuleler yapma yarışındasınız. Sadece benimki daha yüksek diyebilmek için servetinizi, gücünüzü ve aklınızı buna harcıyorsunuz.

Küçük bir köyde devasa 72 kule olması bugün bile İtalyan üniversitelerinde araştırma konusuymuş. İşin dramatik tarafı bugünün insanlarının gökdelen dikmek veya daha görkemli evler yapmak konusunda 720 yıl önce yaşayan atalarından çok da farklı davranmıyor olması. O zaman hepimizin çarpıcı güzellikteki ancak bir film seti olabilecek bu köye bakıp düşünmesi lazım; İnsanlar neden böyle? Hepimizin bu sorunun cevabı üzerinden dersler çıkarması gerektiğini düşünüyorum.



Zaman içinde kule dikme yarışının sonucu olarak San Gimignano içerdeki kargaşa, güç savaşları ve saldırılar karşısında kendisini savunmakta zorluk çekiyor. Şehir, 1348 yılında yaşanan ve nüfusun dörtte üçünü alıp götüren veba salgını ile kendisini Floransa yönetimine ve Medici ailesinin zenginliğine teslim ediyor.



İtalya'nın en ünlü dondurmacılardan birisi, burayı atlamayın.

Resim : İtalyanın en ünlü dondurmacılarından birisi buray atlamayın. Floransa hükümeti tarafından fiziksel korunmanın yanında, yaklaşık 300 yıl kendi haline bırakılan şehir, bakımsızlıktan yavaş yavaş solmaya başlıyor. Kuleler yıkılarak sayıları 14’e kadar düşüyor. Bugün San Gimignano kuleleri, meydanları ve sanatsal yapıları ile UNESCO’nun Dünya Mirası Eserleri arasına. Bir zamanlar deha mimari özellikleri ve kültürel gelenekleri ile gelişmekte olan şehir artık bir müze.



Ayakta kalmış kulelerin en büyüğü Torre Grossa . Kuleye çıkmak mümkünmüş ama 260 merdiveni olduğunu söyleyeyim ve son derece zor konforsuz bir şekilde tırmanılıyormuş. Ancak gördüğüm resimlerden bu sıkıntıya katlanıp yukarı çıkanları ise sizi eşsiz bir manzara bekliyor.


Sonuç olarak Toscana bölgesi çok tanınmış Floransa ve Pisa dışında da pek çok ilgi çekici nokta içeriyor. Ayrıca yol boyunca hoş bir Toscana manzarası da size eşlik edecek. Hangi mevsimde gezerseniz gezin Toscana size hep bir şeyler verecek güzellikte. Dünya büyük ve güzel, bırakın büyülesin sizi çünkü gezmek mutluluktur.








0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör